Geri

Osmanlı’da Kelâm-Felsefe ilişkisi ve Tehâfüt Geleneği

Makale Künyesi


Yazar: Ömer Faruk Erdoğan
Yıl: 2018
Başlık: Osmanlı’da Kelâm-Felsefe İlişkisi ve Tehâfüt Geleneği
Dergi Adı: Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi
Cilt: 14
Sayı: 28
Sayfa Aralığı: 273-326


Bir medeniyet tasavvuru, içerisinde felsefî düşünce sistemi olmadan inşa edilemez. Tarih yazıcılığının ve anlatımının, savaşların ve fetih politikalarının egemenliği üzerine geliştiğine şahit olduğumuz bu süreçte; bilim, kültür ve medeniyet üzerine söylenecek çok az şey olduğunu zannetmek büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgının sahiplerinin, Hz. Peygamber dönemini dahi sadece savaşlara hapsedilmiş bir asr-ı saadet olarak takdim etmesi, bu sorunsalın ne kadar ciddi olduğunu gözler önüne sermektedir.

İslâm’la tanışma sürecinden sonraki Türk devletleri çok yönlü gelişim politikaları izleyerek, sadece bir egemenlik devleti olarak kalmamışlar, aynı zamanda bir medeniyetin temellerini de atmışlardır. Türk-İslâm medeniyeti başlığında özetlenebilecek bu tarihsel vâkıânın en önemli ve en son temsilcisi kuşkusuz Osmanlı Devleti’dir. Osmanlı’yı sadece bir asker devleti olarak düşünmek büyük haksızlık olacaktır. Yıkılışının bile yüzyılları aldığı bir imparatorluğun, her alanda güçlü bir medeniyet kurmuş olduğunu kabul etmek ulaşılacak yegâne sonuçtur.

Osmanlı Devleti bir medeniyet inşa etmiş midir sorusuyla yapılan bu girizgâhtan sonra, düşünce tarihi açısından benzer ve bağlantılı başka bir sorunun cevabını aramak gerekecektir. “Osmanlı’da felsefe ya da felsefî düşünce var mıdır ve bu düşünceyi devlet desteklemiş midir?” Osmanlı düşünce hayatı incelendiğinde bu sorunun cevabının genelde olumsuz olarak verildiğini görmekle beraber; Osmanlı zihniyeti, felsefî düşünceyi kabullenmeyen, daha çok selefî anlayışları destekleyen, yoruma ve farklı düşünmeye kapalı bir yapıya sahiptir gibi güçlü bir algının varlığına şahit olmaktayız.

Bu durumun en önemli tezahürü aşağıdaki ifadelerdir: Örneğin H. Gazi Yurdaydın ve Adnan Adıvar’ın aktardıklarına göre Hüsameddin Tokâdî (ö. 1460)’in gök kuşağı hakkında kaleme aldığı risalesinin sonunda, “söylediklerim tamamen filozofların öğretilerine göredir. Günahtan sakınanların ve din yolundan gidenlerin, buna inanmaması gerekir” şeklinde aktarılan sözlerinden, Osmanlı döneminde felsefî düşünceye karşı din âlimleri arasında bir önyargının olduğu çıkartılabileceği gibi, kelâm ve tasavvuftan arındırılmış salt felsefenin de ne kadar tehlikeli görüldüğü anlaşılabilir. Bundan sonraki dönemde özellikle İbn Teymiyye (ö. 1328) ve İbnu’l-Kayyım el-Cevzî’lerin (ö. 1350) etkisiyle yürüyen Osmanlı’daki Selefî düşüncenin temsilcileri Mehmed Birgivî (ö. 1573), Küçük Kadızâde Mehmed Efendi (ö. 1635) ve kendisine bağlı Kadızâdeliler denen kimselerin hareketleri yeni girişimlerin âtıl kalmasına sebep olmuştur. Ebû Hamid el-Gazzâlî (ö. 1111) dâhi hem el-Munkız mine’d-dalâl’da hem de Tehâfütü’l-felâsife’de felsefenin her türünü tehlikeli görmemiş, sadece dinin inanç esaslarını bozan felsefî yorumlara karşı reaksiyon göstermiştir. Bu sebeple Osmanlı’daki her türlü felsefe karşıtı hareketi Gazzâlî’ye ve onun Tehâfüt’üne bağlamak yanlış bir çıkarım olacaktır. Üstelik Aristo mantığını düşünce sisteminde kullanan ve mantık olmadan bir düşünce sistemi inşa edilemeyeceğini savunan bir âlimin Osmanlı’daki selefî anlayışlarla bağdaştırılması izah edilebilir bir durum değildir.

“Osmanlı’da felsefî düşünce ne derece önem arz etmektedir?” sorusunun cevabını bulabilmek için öncelikle felsefe, kelâm ve tasavvuf ilimlerinin Osmanlı düşünce tarihindeki seyrini takip etmek gerekir. Tasavvuf anlayışının Osmanlı’da kendine bir yol çizdiğini kabul edersek, özellikle felsefe ve kelâm için şu soruyu sormak elzemdir: Bu iki ilim dalı müstakil olarak mı ele alınmıştır, yoksa bunlar birbirinin tamamlayıcısı olarak ve tek bir gayeye hizmet etmek için birlikte mi kabul edilmiştir? Bahsi geçen tespitleri yapmak, meselenin tahlili açısından ve bu ilimleri doğru bir zemine oturtabilmek açısından önemlidir. Özellikle Tehâfüt geleneğini oluşturan kitaplar incelenirse, bu eserlerin kelâm ve felsefe disiplinlerinin yöntemleri dikkate alınarak memzûc bir metotla yazıldıkları görülecektir. Bu anlamda Osmanlı’daki felsefe-kelâm ilişkisi, “felsefeleşmiş kelâm” ya da “kelâmî felsefe” adı altında kendisine bir alan yaratmıştır. Aynı zamanda bu ilim kulvarı, mantık ilmini de içine alan bir seyir izleyerek, düşünsel geleneğin canlılığını da teminat altına almıştır.

Bu bağlamda düşünüldüğünde İslâm düşünce tarihinin en canlı tartışmalarının kuşkusuz Tehâfüt’ler üzerinde gerçekleştiği görülecektir. İlk Tehâfüt yazarı Gazzâlî ile başlayan bu süreç, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar devam etmiş, aralarında belli zaman aralıkları olanlarla birbirinin çağdaşı sayılabilecek, sayıları onları bulan Tehâfüt’ler yazılmıştır. Yazılan bu eserlerin büyük bir kısmı Gazzâlî’nin haklılığını perçinlemiş, diğer bir kısmı ise filozofları haklı görmüştür. Genel olarak bakıldığında, İbn Rüşd’ün Tehâfüt’ü bazı özellikleri sebebiyle istisna tutulacak olursa, bu eserler yeni bir şey ortaya koymaktan ziyade, özellikle Gazzâlî’nin Tehâfüt’ünün Hocazâde versiyonuna yazılan hâşiye, talik ve şerhler olarak düşünce hayatında yerlerini almışlardır.

Makalenin tamamını okumak için buraya tıklayınız

https://dergipark.org.tr/tr/pub/artukluakademi/article/718360